İSTANBUL SÖZLEŞMESİ NEDİR?/Döndü Dilan Bulut
- imusesver

- 23 Eyl 2020
- 7 dakikada okunur
İstanbul Sözleşmesi imzaya açıldığı günden bu yana Türkiye de dâhil olmak üzere Bulgaristan, Slovakya, Polonya, Macaristan gibi bazı ülkelerde birtakım sebeplerden dolayı tartışma konusu haline gelmiş ve bu nedenle iç hukukta etkin bir biçimde uygulanamamıştır. Ülkemizde ise özellikle Emine Bulut'un ,Ceren Damar'ın ve Pınar Gültekin'in katledilmesinin ardından birçok hak savunucusu kadın örgütleri kadınların can güvenliği için sözleşmenin bir an önce etkin bir biçimde uygulanması gerektiği yönünde çağrı yapmışlardı. Tüm taleplere rağmen son aylarda İstanbul Sözleşmesinin feshine yönelik yetkili makamlar tarafından birçok açıklama yapılmıştır ve hatta bazı kurum ve kuruluşlar Türkiye’nin İstanbul Sözleşmesinden geri çekilmesi için imza kampanyaları başlatmışlardı.Sözleşmenin feshine karşı olanlar ise gerek sosyal medyada gerek sokaklarda tepkilerini göstermişlerdir ve hala da göstermektedirler. Peki, İstanbul Sözleşmesi nedir, kim tarafından hazırlanmıştır, neyi amaçlamaktadır, iddia edildiği gibi birtakım ahlaki değerleri zedeleyerek aile yapısını tehdit altına mı almaktadır?
İstanbul Sözleşmesi diğer bir adıyla ‘‘Kadınlara Yönelik Şiddet ve Ev İçi Şiddetin Önlenmesi ve bunlarla mücadele hakkında Avrupa Konseyi Sözleşmesi’’ 8 kişilik komite tarafından hazırlanmış, 11 Mayıs 2011 tarihinde İstanbul’da imzalanmış, 1 Ağustos 2014 tarihinde yürürlüğe girmiş, toplamda 81 maddeden oluşan, kadına yönelik şiddet ve aile içi şiddetle mücadele hususunda bağlayıcılığa sahip ve şiddet mağdurlarına detaylı koruma sağlayan ilk uluslararası sözleşmedir. Şiddeti insan hakları ihlali olarak gören İstanbul Sözleşmesi, uluslararası teamül gereği imzalandığı yerin ismini almıştır. 46 imzacısı olan sözleşme şu ana kadar 34 ülke tarafından onaylanmıştır.
Türkiye ise sözleşmeyi imzaya açıldığı gün imzalamış ve sözleşmeyi yaklaşık bir yıl sonra (14 Mart 2012 tarihinde) usule uygun olarak onaylamıştır. Ayrıca devletimiz sözleşmenin tüm sürecini yakından takip etmiştir. Hatta sözleşmeyi hazırlayan komite içerisinde bir Türk akademisyen de bulunmaktaydı.(Feride Acar –ODTÜ Sosyal Bilimler Enstitüsü Kadın Çalışmaları Anabilim Dalının Kurucularından)
İstanbul Sözleşmesi hukuki mahiyeti gereği Temel Hak ve Hürriyetlere İlişkin Milletlerarası Antlaşmadır. Anayasamızın m.90/5 ini dikkate aldığımızda Kanun ile İstanbul Sözleşmesi arasında bir çatışma yaşandığında ‘‘ lex superior ’’ ilkesi gereği İstanbul sözleşmesi uygulanır. İstanbul Sözleşmesi, Anayasamızın 11. Maddesi gereği devletimizin üç temel erkini, idari makamları ve kişileri (tüzel kişiler de dâhil olmak üzere) bağlayan kurallar bütünüdür.
İstanbul Sözleşmesi, Feride Acarın da ifade ettiği gibi, şiddeti kadın-erkek arasındaki eşitsizliğin ve kişilerin cinsiyete dayalı egemenliğinin ürünü olarak görmekte ve bu sebeple eşitsizliği, ayrımcılığı ve cinsiyetçi anlayışı ortadan kaldırmaya yönelik hükümler ihtiva etmektedir. Sözleşmenin amaçları yine sözleşmenin 1. Maddesinde açık ve net bir biçimde sayılmıştır. Haddizatında sözleşmenin beş esas amacı vardır. Bunlar:
1.Kadınlara yönelik her türlü şiddeti ve aile içi şiddeti önlemek
2.Şiddet mağdurlarını korumak ve bu hususta bütüncül politikalar geliştirmek
3.Suçları kovuşturmak ve suçluları cezalandırmak
4.Şiddetle mücadelede uluslararası alanda etkin işbirliği yapmak
5.Kadına yönelik her türlü şiddeti bertaraf etmek için kolluk kuvvetlerinin bütüncül olarak iş birliği yapmasını sağlamaktır.
Sözleşmenin maddelerine baktığımızda aslında sözleşmenin ev içi şiddeti, tecavüz dâhil cinsel şiddeti, taciz amaçlı takibi, cinsel tacizi, kadınların sünnet edilmesini, kadınların kürtaja zorlanmasını, kişilerin kısırlaştırılmaya zorlanmasını ve kişilerin evlenmeye zorlanmasını suç kabul ettiğini anlarız. Ve sözleşme bu suçların, sözleşmeye taraf devletler tarafından gerek cezai ve gerek hukuki takibata alınıp, yaptırıma tabi tutulmasının elzem sayar. Ayrıca sözleşme namus adına işlenen suçlar da dâhil olmak üzere, işlenen suçların hiçbir gerekçesini kabul etmez. Sözleşme sadece olağan dönemde değil savaş çatışma gibi haller ve sonrasında da şiddeti yasaklar.
Sözleşmeye taraf devletlerin de birtakım yükümlülükleri ve gereken özeni gösterme sorumluluğu vardır. Kadın Cinayetlerini Durduracağız Platformunun temsilcisi Gülsüm Kav, imzacı devletlerin yükümlülüklerini 4 maddede sıralamaktadır. Bunlar:
1.Önleme(Prevention)
2.Koruma(Protectıon)
3.Kovuşturma(Prosecution)
4.Politika(Policy)
Sözleşme travma sonrası, mağdurların yaşlarına ve menfaatlerine uygun destek, psikososyal danışmanlık hizmetleri ve yeterli hukuki yolların sağlanmasını taraf devletlerin görevi kabul eder. Ancak sözleşme mevcut sorunun sadece yasal düzenlemelerle üstesinden gelinemeyeceğinin de farkındadır. Evet, hukuki düzenlemeler caydırıcı olabilir, mükemmel sonuçlar doğurabilir ancak bunu tek başına yapması pek mümkün değildir. İşte tam bu aşamada eğitim devreye girer. Nelson Mandela’nın da dediği gibi dünyayı değiştirmek için kullanabileceğimiz en güçlü silah eğitimdir. Sözleşmenin 14. Maddesi ‘‘Tarafların tüm eğitim seviyelerinde resmi müfredata kadın-erkek eşitliğini, karşılıklı saygı, kişilik bütünlüğüne saygı gibi konulara yer vermesi gerektiğini savunur. Bu da sözleşmenin eğitimi, şiddetle mücadelede araç olarak kabul ettiğini gösterir. Ayrıca taraf devletler Sözleşmenin uygulanması için konuya ilişkin istatistik ve verileri düzenli aralıklarla toplamayı, anketler yapmayı, şiddetin tekrarlanmaması için önleyici ve tedavi niteliğinde tedbirler almayı de taahhüt eder.
Ancak İstanbul Sözleşmesinin bazı maddeleri , bazı kesimler tarafından sık sık eleştiriye maruz kalmaktadır. Bu konuda Türkiye Kadın Dernekleri Federasyonu Başkanı ve kadın hakları savunucusu Canan Güllü, "80 madde arasında 36, 37, 48, 52 ve 56.maddelerin içeriği rahatsız ediyor. Irza geçme, erken yaş evliliğin önlenmesi, aile içi şiddet olaylarında arabuluculuk mekanizmalarının kullanılmaması, acil durumlarda hane-içi şiddet uygulayanı veya mağduru ortamdan uzaklaştırma, mağduru koruma tedbirlerinin hayata geçirilmesi bazı tarikatları rahatsız ediyor. Kadına şiddet konusunda güçlendiren, cesaretlendiren, bulunduğu ortama itiraz etmesini güçlendiren maddelerdi bunlar. Kadınların güçlendikçe onlar üzerindeki egemenliklerinin azalacağı yönünde bir kanaat söz konusu. Irza geçme ve zorla evlilik noktalarına karşı çıkıyorlar, çünkü çocukların Aile Bakanlığı veya okullardaki öğretmenleri üzerinden bu haklarını kullanmak istemelerine karşı çıkıyorlar" diyor.
Bunun dışında sözleşmenin tek bir maddesini okumamış kişiler tarafından sözleşmenin hükümleri hakkında birtakım iddialar ortaya atılmaktadır. Yazımda bu iddialara yönelik düşüncelerimi, birtakım araştırmalar yaptıktan sonra sözleşmenin hükümlerine de bağlı kalarak uzman görüşler ile birlikte yer vermek istiyorum.
İstanbul Sözleşmesi sadece kadınları mı şiddetten korur?
Soruyu tam anlamıyla yanıtlayabilmek için sözleşmenin hükümlerini okumak ve en önemlisi anlamak gerekir. Ben sözleşmenin hükümlerini okuduğumda, ‘’aile içi şiddet ‘’ ibaresiyle sözleşmenin aslında kadın, erkek, çocuk, yaşlı, genç fark etmeksizin tüm bireyleri şiddetten koruduğunu anlıyorum. Ama sözleşmenin en çok kadınları koruduğunu inkâr etmek doğru olmaz. Bunun sebebi ise kadınların erkeklere oranla şiddete daha fazla maruz kalmalarıdır. Ancak bu erkeklerin şiddete maruz kalmadıkları anlamına da gelmez çünkü erkeklerde aile içi şiddetle veya zorla evlendirilmek gibi şiddet türleriyle karşı karşıya kalmaktadırlar. Sözleşme bunun aksini ileri sürmez tam tersine erkeklerinde bu sözleşmeden yaralanabilmesini mümkün sayar.
Sözleşme cinsel yönelimi özendirip, dine kültüre aykırı bir nitelik mi taşımaktadır?
Sözleşmenin 4. Maddesi ‘‘ Hiç kimseye dini inancından ötürü ayrımcılık yapılamaz ’’ der, bu da dini doğrudan hedef alan bir hüküm değildir, eşitliğe önem veren ayrımcılığı reddeden, hatta Anayasamızın 24. Maddesinde düzenlenen din hürriyeti ile yakından ilgili bir hükümdür. Yine sözleşmenin 4. Maddesinde şiddete karşı cinsel yönelim veya cinsel kimliğe dayalı ayrım yapılamayacağından bahseder. Bu hükme bakıp da sözleşmenin cinsel yönelimi özendirdiğini söylemek akla mantığa uygun değildir. Çünkü bu hükümde anlatılmak istenen bizim mevcut Anayasamızda ve TMK 23 24. Maddelerinde korunan değerlerdir.
Kadının beyanı esastır ibaresi aslında ne anlama geliyor?
Kadının beyanı esastır ibaresi, beyan ile hapis kararı verildiği anlamına gelmez. Kadının beyanı esastır ibaresinden kastedilen mağdur açısından koruma tedbirlerinin alınmasıdır. Ceza Hukuku Akademisi kurucularından avukat Mehmet Zengin ise, İstanbul Sözleşmesi ve sözleşme ile ilintili 6284 sayılı kanun hükümleri uygulamasında sık yapılan bir eleştiri olarak "beyanla koruma tedbiri" hususuna dikkat çekerek, yaptırım hukukundan ziyade tedbir hukukunun, yani olasılığa dayalı bir ispat enstrümanının önceliklendirilmesini esas alındığına dikkat çekiyor.
euronews Türkçe'ye konuşan Zengin, "Şiddete maruz kalan bir kadın bakımından zaman ve nitelik gerektiren ispat kurallarını tüm yönleriyle işletmek, usul ve olay dengesi bakımından feda edilen değerin yaşam hakkı ve vücut bütünlüğü olduğu göz önünde bulundurulduğunda telafi edilemez sonuçlara yol açar. Türk Ceza Kanunu bakımından zaten yaptırım hukuku işlerken aynı zamanda şiddete maruz kalan kişiyi ivedi ve esnek bir usul ile koruma altına almak gerekir" diyor.
Zengin'e göre, özellikle son süreçte İstanbul Sözleşmesi toplumun bazı kesimleri tarafından günah keçisi haline getirilse de, özellikle sözleşmenin önleme ve koruma tedbirleri son derece önemli:
"Önleme bakımından, kadına yönelik şiddeti kabul edilebilir gösteren davranış kalıplarının toplumsal cinsiyet rollerinin değiştirilmesi, mağdurlarla çalışan uzmanlara eğitim verilmesi, kadına yönelik şiddete dair farkındalığın artırılması, eğitimin her kademesinde müfredata, eşitliğe yönelik eğitim materyallerinin eklenmesi, tüm kurumların işbirliği halinde hareket etmesi önemli. Koruma tedbirleri bakımından ise, mağdurların ihtiyaçları ve güvenlikleri için bütün önlemlerin tam anlamıyla sağlanması, mağdurlara ve onların çocuklarına psikolojik ve hukuki desteği de içeren uzmanlaşmış destek hizmetlerinin sunulması, yeterli sayıda sığınma evi açılması ve günün her saati kullanılabilecek telefonla yardım hattı kurulması gibi başlıklardan neden rahatsız olunduğunu anlamakta güçlük çekiyorum" diyor Zengin.
Soruyu tam anlamıyla yanıtlayabilmek için sözleşmenin hükümlerini okumak ve en önemlisi anlamak gerekir. Ben sözleşmenin hükümlerini okuduğumda, ‘’aile içi şiddet ‘’ ibaresiyle sözleşmenin aslında kadın, erkek, çocuk, yaşlı, genç fark etmeksizin tüm bireyleri şiddetten koruduğunu anlıyorum. Ama sözleşmenin en çok kadınları koruduğunu inkâr etmek doğru olmaz. Bunun sebebi ise kadınların erkeklere oranla şiddete daha fazla maruz kalmalarıdır. Ancak bu erkeklerin şiddete maruz kalmadıkları anlamına da gelmez çünkü erkeklerde aile içi şiddetle veya zorla evlendirilmek gibi şiddet türleriyle karşı karşıya kalmaktadırlar. Sözleşme bunun aksini ileri sürmez tam tersine erkeklerinde bu sözleşmeden yaralanabilmesini mümkün sayar.
Sözleşme cinsel yönelimi özendirip, dine kültüre aykırı bir nitelik mi taşımaktadır?
Sözleşmenin 4. Maddesi ‘‘ Hiç kimseye dini inancından ötürü ayrımcılık yapılamaz ’’ der, bu da dini doğrudan hedef alan bir hüküm değildir, eşitliğe önem veren ayrımcılığı reddeden, hatta Anayasamızın 24. Maddesinde düzenlenen din hürriyeti ile yakından ilgili bir hükümdür. Yine sözleşmenin 4. Maddesinde şiddete karşı cinsel yönelim veya cinsel kimliğe dayalı ayrım yapılamayacağından bahseder. Bu hükme bakıp da sözleşmenin cinsel yönelimi özendirdiğini söylemek akla mantığa uygun değildir. Çünkü bu hükümde anlatılmak istenen bizim mevcut Anayasamızda ve TMK 23 24. Maddelerinde korunan değerlerdir.
Kadının beyanı esastır ibaresi aslında ne anlama geliyor
Kadının beyanı esastır ibaresi, beyan ile hapis kararı verildiği anlamına gelmez. Kadının beyanı esastır ibaresinden kastedilen mağdur açısından koruma tedbirlerinin alınmasıdır. Ceza Hukuku Akademisi kurucularından avukat Mehmet Zengin ise, İstanbul Sözleşmesi ve sözleşme ile ilintili 6284 sayılı kanun hükümleri uygulamasında sık yapılan bir eleştiri olarak "beyanla koruma tedbiri" hususuna dikkat çekerek, yaptırım hukukundan ziyade tedbir hukukunun, yani olasılığa dayalı bir ispat enstrümanının önceliklendirilmesini esas alındığına dikkat çekiyor.
euronews Türkçe'ye konuşan Zengin, "Şiddete maruz kalan bir kadın bakımından zaman ve nitelik gerektiren ispat kurallarını tüm yönleriyle işletmek, usul ve olay dengesi bakımından feda edilen değerin yaşam hakkı ve vücut bütünlüğü olduğu göz önünde bulundurulduğunda telafi edilemez sonuçlara yol açar. Türk Ceza Kanunu bakımından zaten yaptırım hukuku işlerken aynı zamanda şiddete maruz kalan kişiyi ivedi ve esnek bir usul ile koruma altına almak gerekir" diyor.
Zengin'e göre, özellikle son süreçte İstanbul Sözleşmesi toplumun bazı kesimleri tarafından günah keçisi haline getirilse de, özellikle sözleşmenin önleme ve koruma tedbirleri son derece önemli:
"Önleme bakımından, kadına yönelik şiddeti kabul edilebilir gösteren davranış kalıplarının toplumsal cinsiyet rollerinin değiştirilmesi, mağdurlarla çalışan uzmanlara eğitim verilmesi, kadına yönelik şiddete dair farkındalığın artırılması, eğitimin her kademesinde müfredata, eşitliğe yönelik eğitim materyallerinin eklenmesi, tüm kurumların işbirliği halinde hareket etmesi önemli. Koruma tedbirleri bakımından ise, mağdurların ihtiyaçları ve güvenlikleri için bütün önlemlerin tam anlamıyla sağlanması, mağdurlara ve onların çocuklarına psikolojik ve hukuki desteği de içeren uzmanlaşmış destek hizmetlerinin sunulması, yeterli sayıda sığınma evi açılması ve günün her saati kullanılabilecek telefonla yardım hattı kurulması gibi başlıklardan neden rahatsız olunduğunu anlamakta güçlük çekiyorum" diyor Zengin.
Boşanmayı teşvik eden hükümlerin bulunduğu iddiası ve sözleşmenin şiddeti arttırdığı iddiası
Bazı kesimler sözleşmenin tek bir maddesini okumadan ülke çapındaki evliliğin azalmasını ve boşanmanın artışını İstanbul Sözleşmesine bağlamaktadırlar. Ancak sözleşmenin hiçbir maddesinde boşanmayı teşvik edici bir hüküm yoktur. TÜİK’in 2010-2019 arası evlenme-boşanma sayılarına baktığımızda sözleşmeden bağımsız belirli bir örüntü olduğunu görüyoruz. Oranların değişiminde rol oynayan sosyal, ekonomik ve politik birçok gelişme var. Bu grafikler sözleşme olmasaydı da benzer olacaktı.

Yine bazı kimseler İstanbul sözleşmesini Kadın cinayetlerinin artmasının nedeni olarak görmekteler. Ancak şiddet hareketlerinin artmasının ya da kadın cinayetlerinin artmasının asıl sebebi sözleşmenin etkin bir biçimde uygulanmayışı ve uygulanmasının tartışma konusu haline gelmesidir. Sözleşmenin yürürlüğe girdiği yıla baktığımızda kadın cinayetlerinin, şiddet hareketlerinin diğer yıllara nispeten azaldığını görürüz.
Daha yazılması gereken, üzerinde durulması gereken çok şey var ama ben konuyu sözleşmenin hükümlerini göz önünde bulundurarak temel hatlarıyla, sözleşmenin tartışılan hükümleriyle ele almayı tercih ettim. Ancak bunlar benim sözleşmenin tamamını okuduktan sonra birtakım araştırmalar yaptıktan sonra kanaat getirdiklerim, belki sizler sözleşmeyi baştan sona tarafsız bir şekilde okuduğunuzda daha farklı tespitler yapacaksınız. Ama hepimizin bu konuda tek bir amacı olmalıdır. O da şiddetin olmadığı bir Türkiye…
DÖNDÜ DİLAN BULUT
Kaynakça:
www.istanbulsozlesmesi.org.tr http://teyit.org/istanbul-sozlesmesi-hakkındaki-efsaneler-ve-gercekler http://esıtlıkadaletkadin.org/gulsum-kavdan-dort-maddede-istanbul-sozlesmesi/
http://www.kadincinayetlerinidurduracagiz.net/kategori/veriler
https://tr.euronews.com/amp/2020/07/23/istanbul-sozlesmesi-tart-smalar-imza-cekilmeli-mihukukcular-ve-hak-savunucular-ne-diyor





Yorumlar