Din ve Kaos
- imusesver

- 2 Tem 2020
- 27 dakikada okunur
Güncelleme tarihi: 2 Eyl 2020
Din ve Kaos
Eren Yıldızoğlu*
Öz
21.yüzyılda insan haklarında gelinen nokta ile insanın olanaklarını gerçekleştirebilmesi devlete yüklenen bir görev olarak görülmeye başlanmıştır ve bunun içinde kaosun minimum düzeye indirilmesi gerekir. Kaos, bir düzensizlik ve belirsizlik halidir. Toplumsal kaosun başlangıcı, toplumun küçük birimlerinde yaşanan şiddet iledir. Şiddetin varlığı bulunduğu yapıyı kökten bozmakta ve telafi edilemez insan hakları ihlallerine yol açmaktadır. Gelişen teknoloji vasıtasıyla artık dünyanın neredeyse her bölgesinde yaşanan olaylara tanık olup yorumlarda ve müdahalelerde bulunabiliyoruz. Bu güç giderek artıkça bu gücü her nerede olursa olsun şiddeti yok etmeye harcamak insanoğlu için türüne olan bir borcudur. Şiddeti önlemek için erken önleme çalışmalarının bilimsel ve demokrasi anlayışı içerisinde yapılması ve adeta bir paradoksa düşülüp şiddet kullanılmaması** tüm temennimiz. Çözümün sağlıklı ve kökten düzeltme yetisine sahip olabilmesi için şiddeti ortaya çıkartan siyasal, düşünsel, ekonomik vb. tüm sebepler sağlıklı olarak ortaya konulması gerekiyor. Bu çalışmada da şiddete İslam dinin sebep olup olmadığı incelenmiştir.
___________________________
* İstanbul Medeniyet Üniversitesi Hukuk Fakültesi Lisans Öğrencisi.
Giriş
Bizans imparatoru 2.Manuel Palaiologos (1350-1425) vassallığı sebebi ile Yıldırım Beyazıd ile birlikte sefere çıkarlar fakat çetin kış şartları nedeniyle Osmanlı askeri uzun süre Ankarada(1391) kalır. Bu süre boyunca siyasi kişiliğinin yanı sıra felsefi ve teolojik konularda kendini yetiştirmiş biri olan 2.manuel ile Hacı Bayram Veli(1352-1430) ‘nin 26 gece sürdüğü rivayet edilen ünlü münazarası doğu-batı ilişkilerinin anlaşılması açısından önem taşımaktadır. Daha sonra 2.manuel bu münazarayı kaleme almış ve bir kitap haline getirmiştir. Yazılış safhasında kendi tarafına ne kadar eklemeler yaptığı bilinmez ama Hz. Peygamber hakkında söylediğini iddia ettiği şu sözleri aktaralım “Bana Muhammed’in getirdiği yeni bir şey göster! İnancını kılıçla yayma emri gibi sadece insanlık dışı ve şiddet dolu şeyler bulacaksın” der. Müslüman bir alimin evinde ve ahalinin önünde gerçekleşen bu konuşma esnasında bu sözleri sarfetmesi pek muhtemel görünmese de Papa 16.Benedikt’in bu sözleri tam 615 yıl sonra 2006’da Regensburg’da yaptığı bir konuşma esnasında tekrar gündeme getirmesi önemli ipuçları taşımaktadır.
Şiddeti, tarih boyunca yaşanan iç ve dış savaşları, toplumsal huzursuzlukları islam dini ile özdeşleştirmeye çalışmak her daim Avrupalı düşünür ve siyasilerin tercihi olmuştur. Yaşanan şiddetin felsefi ve psikolojik temelleri çoğu zaman sadece İslam dinine atfedilirken bazı rönesans sanatçıları sebebi Arap ve Türk kültürünün geçmişten getirdiği barbar ve şiddet dolu yaşamı islama sokması iddasında aramıştır.1 Türkler eski ve köklü bir tarihe sahip savaşçılığıyla tanınan bir millettir ve tarihin çoğu döneminde geniş imparatorluklar kurmuştur. Anadoluya gelişimizden itibaren ise batı ile her daim sıkı ilişkiler içerisinde varlığımızı sürdürdük. Bu ilişkiler ve savaşların faturası dini farklılık boyutu sebebiyle dinlere kesilmiştir. Türklerin İslamiyeti kabul edişi ile siyasi ve sosyal yapısında büyük değişikler olmuştur ve ilerleyen yüzyıllarda artık İslam dini ile özdeşleşmişlerdir. Türkler artık İslamiyetin kılıcı görevi görürler. Batıya komşu olduğumuz tarihlerden sonra ise bu yapı ile yüz yüze gelen devletler gerek siyaseten gerekse meraktan bu Türk ve Müslüman imparatorluğu incelemeye koyulmuşlardır. Aradaki ticaret ve savaşların, kültürlerin ve inançların tanışmasında, kaynaşmasında aynı zamanda alışverişinde büyük payı vardır. Zira Papa 2.Urban, ilk defa Aziz Agustine’in formüle ettiği ve daha sonra Thomas Aquinas’ın geliştirdiği ‘meşru savaş’ teorisini kullanarak yaptığı dramatik savaş çağrısı ile 11.yüzyılın başında başlayan ve 13. Yüzyılın sonunda sona eren haçlı seferleri başlamıştır. Bu savaşlar Avrupalı Hristiyanlara İslam kültürünü, Müslümanlara ise ‘Frenkleri’ tanıma imkanı vermiştir.Bu etkileşimden sonra o dönemin batı dünyasında din adamlarının, kralların, sanatçıların ağzından İslama dair kafa kesen, el kesen, pis ve barbar ifadelerini duymak mümkün iken asilzade ve dosdoğru millet yakıştırmalarıyla karşılaşmak mümkündür.2
Toplumsal ve siyasal şiddetin faturasını Arap toplumlarına kesmekte bu önyargılı görüşlerden bir tanesi olarak karşımıza çıkar. Bu çıkarımları yapan kişiler genelde savunduğu
_________________________________________
1. Gothe, “Fars İslamına” hayrandır ama Müslümanlığın diğer tezahürlerini reddeder. Türksüz ve Arapsız bir İslam, siyasetsiz ve devletsiz bir Müslümanlık hayali kurar. Almond, History of Islam in German Thought, s.71-78
2. İspanyol seyyah Pero Tafur, “Anadoluda yaşayan Türkler asil ve dosdoğru bir millettir. Ülkelerinde asilzadeler gibi yaşarlar öyle ki burada erdemden bahsederken o kişinin bir Türk gibi olduğunu söylemek yeterlidir…Vaughan, Europe and the Turks
düşünce, ortadoğunun içine düşmüş bulunduğu bitmek bilmeyen savaş ortamına,dünyanın her yerinde terör eylemleri gerçekleştiren radikal gruplara çıkar. Batı dünyasında var olan İslamafobinin büyümesine sebep olan bu terör eylemleri özellikle bütün ilgiyi Arap dünyasına çekmiştir. İslam ve aynı zamanda radikal İslamcı gruplar ile özdeşleştirilen Araplara karşı Amerikan-Arap Ayrımcılığına Karşı Komitesi (American-Arap antiDiscrimination Committe) incelemeleri sonucu 11 Eylül‟den sonra 9 hafta boyunca ABD‟deki Müslümanlara karşı 700 saldırı olduğunu rapor etmiştir. Yapılan araştırmalarda, 11 Eylül‟den sonra sadece ABD‟de değil İngiltere ve Avustralya‟daki Müslümanlara karşı işlenen nefret suçlarında da gözle görülür bir artış olduğu ortaya çıkmıştır. İşin ilginç yanı ise ABD‟de yaşayan Arapların çoğu Müslüman değil Hıristiyan‟dır. 2001 yılında Zagby‟nin yaptığı araştırmada ABD‟deki Arapların %42‟si Katolik, %23‟ü Ortodoks, %12‟si Protestan ve sadece %23‟ü Müslüman‟dır. Yani ABD‟deki Arapların %77‟si Müslüman değildir. Dünyada yaşayan Müslümanların da yaklaşık %12‟si Arap‟tır. Sylvia Nassar-McMillian‟a göre: “Araplarla Müslümanların karıştırılmasının en büyük sebebi Müslümanların peygamberi Hz. Muhammed‟in Arap kökenli olmasıdır ve Arap kültürü ile Müslüman kültürünün birbirine çok yakın olmasındandır” Kültür konusunda katılmasak da İslam-Arap benzerliğinin en önemli etkenini tespit ettiğini söyleyebiliriz.
İncelenmesi gereken bir diğer önemli hususta ortadoğu üzerinde radikal azınlık gruplarla gerçekleşen sıcak çatışmaların, muhalif ve darbeci grupların yaptığı sivil katliamları ve yine bu terör gruplarının coğrafya farketmeksizin gerçekleştirdiği intahar eylemleri bu örgütlerin Müslüman kimliği altına gizlenerek fillerini icra etmelerinde dolayı şiddet, terör ve toplumsal kargaşanın İslam dini ile özdeşleştirilmiş ve Müslüman toplumlara önyargı ile yaklaşılmasına sebep olmuştur. Hakikatte bir mikroskop altında incelendiğinde bu örgütlerin fikirlerinin İslam dini üzerine oturtulan temellerinin yapay sonradan eklenmiş ve dini çıkar ekseninde yorumlamaktan ibaret olduğu görülür. Din ekleme kabul etmez ve bu tarz ekleme yorumlar dinin dışına çıkar, din dışı bir uygulamayı, bir fikri , bir hareketi ise Müslümanlıkla bağdaştırmak bağnazlıktır. Dine sonradan yapılan eklemelere “bidat” denir. Bunu İmam-ı Rabbani hazretlerinin sözleriyle açıklayalım: (Bid’at ehli, yapacağı değişikliklerle, dini düzelteceklerini, olgunlaştıracaklarını zannederek bid'at çıkarıyor, bid'atlerin zulmetleri ile sünnetin nurunu örtmeye çalışıyorlar. Bunlar, dinin noksanlıklarını tamamladıklarını iddia ediyorlar. Bilmiyorlar ki din noksan değil, kâmildir. Dini noksan sanıp, tamamlamaya [çağa uydurmaya, çeşitli bid’atler çıkarmaya] çalışmak, Maide suresinin, (Bugün sizin için dininizi ikmâl eyledim. Üzerinize olan nimetimi tamamladım ve size din olarak İslamiyet’i vermekle razı oldum) mealindeki 3. âyetine inanmamak olur.
21. yüzyıl Müslüman toplumların sosyal hayatlarına indiğimizde ise aile içi şiddet, çocuğa karşı şiddet, toplumsal ve siyasal şiddetin diğer toplumlara nazaran biraz daha fazla olduğu görülmektedir.Özellikle bitmek bilmeyen bir Arap baharı sürecinde orta doğu halkları yaşanan şiddet dolayısıyla tükenmiş durumda. Böylesine yorgun, psikolojik ve ekonomik anlamda tükenmiş halklarda bireysel aşırılığın, sık bozulan toplumsal huzurun ve bölgesel karışıklıkların görülüyor olması olağan. Bu yapı içerisinde küçük birimlerin -aile, arkadaşlık, sınıf gibi- içi açılıp incelendiğinde bireylerin birbirlerine karşı tahammülsüzlükleri görülmektedir. Bunun pek çok sebebi vardır ve bu sebepler dikkatle incelenmelidir. Başlıca sebep ekonomik zorluk ardından yaşanan siyasal olaylar halkları istemedikleri noktalara sürüklemektedir. İran’ın çeşitli ülkelerdeki şii radikal grupları desteklemesi, kimi ülkelerin muhalif örgütlere açık veya zımni destek veriyor olması yaşanan gerilimi arttırmakla kalmıyor bu coğrafya halklarının kültürel yaşamlarını ve toplumsal huzurlarını bozuyor. İlgili bölümde öncelikle İslam dininin toplumsal yaşama yönelik emirleri, tavsiyeleri ve sünnetler incelenecek olup yaşanan şiddetin sebepleri tartışılacaktır.
1.) Şiddet ve İnsan
Şiddet tanımı konusunda üstünde bir uzlaşıya varılamayan konulardan bir tanesidir. Biz bu konuya giriş yaparken BM’nin tanımı daha uygun gördük. Şiddet, Dünya Sağlık Örgütü (WHO) tarafından, “fiziksel güç veya iktidarın kasıtlı bir tehdit veya gerçeklik biçiminde bir başkasına uygulanması sonucunda maruz kalan kişide yaralanma, ölüm ve psikolojik zarara yol açması ya
da açma olasılığı bulunması” durumu olarak tanımlanmaktadır. Şiddet onu meşrulaştırıcı bir gerekçe olmadıkça bütün hukuk sistemlerinde reddedilmiş bir olgudur. Fakat burada bir parantez açıp farklı kültürlerin farklı şiddet anlayışları olduğunu belirtmeliyiz örneğin kimi ülkelerde idam insan onuruyla bağdaştırılamaması sebebiyle yaşam hakkı bağlamında yasaklanmış ise de kimi ülkelerde caydırıcılığı ve toplum üstünde ki intikam duygularını tatmin ediciliği sebebiyle hala uygulanmasına devam edilen ülkeler var. Konumuz açısından ele almak gerekirse şeriat hükümlerinin uygulandığı Müslüman devletlerin uygulamaları diğer devletler için şiddet içerikli gelebilir. Konu bu bölümde insan psikolojisi açısından ele alınacaktır bu sebeple çok ayrıntısına girmiyoruz.
Thomes Hobbes’a göre ahlakın kaynağı insanın ‘hayatta kalma’ dürtüsüyle hareket eden doğasıdır. Hobbes’un dünyasında herkes eşittir bu hakların eşitliğini doğurur.Bu eşitlik herkesin amacına ulaşmaumudunun da eşit omasına yol açar. Aynı şeye ulaşmaya çalışan iki insandan hiçbirineöncelik tanınamayacağı için kavga ve kaos ortamı oluşur. Herkes birbirini yok etmeye veya egemlik altına almaya çalışırbu sebeple herkes bir ölüm tehlikesi altında yaşamaktadır. “Homo homini lupus” (insan insanın kurdudur) sözüyle ifade edilen Hobes’un doğal haldeki insanı,diğer insanlarla mücadele edebildiği sürece hayatta kalabilmektedir. Ta ki doğal hakkı sınırlayan bir kamu otoritesi belirinceye kadar.
İnsan psikolojisinde şiddet olgusunun varlığı kendinden midir yoksa sonradan öğrenilmiş bir eylem biçimi midir? Kuramcıların halen daha üstünde ortak bir sonuca varamadıkları iki ayrı kuramdır. .Bu kuramları incelemek şiddetin varlığını anlamlandırmak açısından faydalı olacaktır.
Şiddetin insanın doğasında bulunduğunu, insan psikolojisini oluşturan taşlardan biri ve kaynağı kendisi olduğunu savunanların başında psikanalitik kuramın kurucusu Freud gelmektedir. Freud’a göre bilinçaltında temel olarak saldırganlık ve cinsellik içgüdüsü vardır. Freud, teorisinin erken dönemlerinde tüm insan davranışlarının kökeninde eros veya libidonun yani yaşam ve ölüm enerjilerinin olduğunu öne sürmüştü. Sadece uygun koşullarda kendini gösterdiğinden saldırganlık kaçınılmaz değildi. Fakat dünya savaşından sonra fikirleri değişen Freud bu görüşün yerine insanın saldırganlığının “tanataos” (ölüm içgüdüsü -yunanca:ölüm-) adını verdiği libidodan farklı ve ona tam ters bir fonksiyon icra eden bir iç güdüden kaynaklandığını ileri sürdü Tanatos adını verdği bu içgüdü, yaşamın tahrip edilmesine ve sona erdirilmesine yönelik enerjidir. Freud’a göre saldırganlık dahil tüm insan davranışları eros ve tatanos arasındaki karmaşık ilişkiden ve gerilimden doğmaktadır ve yine Freud’a göre saldırganlık kişinin kendisini tahrip etmeye yönelik olan içgüdüsünü dışarıya, diğer insanlara yönlendirmesidir.1
Klein, saldırganlığın insan doğasında bulunan bir içgüdü olduğu konusunda Freud’la hemfikirdir. Klein’e göre saldırganlık ilk önce çocuğun bağımlı olduğu nesneye yönelmekte daha sonraki aşamalarda ise diğerlerine transfer edilmektedir.
Evrimci yaklaşımın önemli isimlerinden Eysenck ve Gray ise saldırganlığı, evrimsel süreçte insanın kazandığını ve içselleştirerek doğasına kattığını savunmuşlardır. Onlara göre şiddet diğerlerinin kaynaklarını ele geçirme, kendini savunma, düşmanları caydırma amacıyla geliştirilmiş bir çözüm yöntemidir.2
Klasik davranışçılık ise şiddetin, saldırganlığın sonradan öğrenilen bir davranış olduğunu öne sürer .Davranışçı kuram psikanalizlerin tam tersine insanın dünyaya geldiğinde bomboş(tabular asa) olduğunu idda eder. Her davranış biçimi karakter olarak adlandırılan ve insanı diğerlerinden ayıran bireysel özellikler sonradan yetiştiğimiz çevresel faktörlere bağlı olarak belirlendiğini söylerken bilişsel yaklaşım buna ek olarak sadece çevresel faktörler değil bizim _____________________________________________
1. Sigmund Freud, Psikanaliz Üzerine
2. Yrd. Doç. Dr. Celal ÇAYIR & Yrd. Doç. Dr. Özer ÇETİN, Din ve Şiddet Üzerine Psikolojik Bir Yaklaşım
3. M.Hakan Türk Çapar, Düşünce ve Şiddet
onları anlamlandırma kabiliyetimizinde bunda etkili olduğunu söyler
Sosyal bilişsel kuramı geliştiren Bandura’ya göre saldırganlık öğrenilen bir davranıştır. Toplum çocuğa ailede, akran guruplarında, okulda ve medyada birçok model sunmaktadır. Çocuklar bu modelleri gözlemler ve taklit ederler. Bandura çocuklar üzerinde yapmış olduğu çalışmalarda onların seyrettikleri şiddet içerikli filmlerden saldırgan davranışları öğrendiğini tespit etmiştir1.
2.) İslamiyet Öncesi Toplumsal ve Bireysel Şiddet
İslam ve şiddet arasındaki ilişkiyi tarihsel olarak açıklamaya başlayalım. Bu süreçte ilk olarak İslamiyet henüz gelmeden insanlar arasındaki ilişki nasıldı, şiddetin boyutu ve ağırlığı ne durumdaydı inceleyelim.
Arabistan’da yaşanabilen en önemli bölgeler Hicaz, Yemen ve Necid idi. Yemende tarımsal faaliyetler, Necid’de hayvancılık faaliyetleri, Hicaz’da ise ticaret yolları üzerinde bulunmasından dolayı ticari faaliyetler yoğunlaşmıştır. Mekke ve Medine Hicaz bölgesinin en önemli iki şehridir. Tarih boyunca Arabistan üzerinde bir çok devlet kurulmuş fakat hiçbiri Arap yarımadasını hakimiyet altına alamamıştır. Siyasi birlik yoktur ve halklar kabileler halinde yaşamaktadır.
Toplumsal yapıya baktığımızda ise tarih araştırmacılarının toplumdaki bozuk insan ilişkileri sebebiyle bu döneme “cahiliye devri” adını verdiğini görürüz. Tam olarak Arap yarımadasındaki yaşamı anlayabilmemiz açısından genel özelliklere bakmamızda fayda var.
· Dini inanış olarak en yaygın olanı putlara tapmaktı. Kabe’de 360 civarında put vardı. Bunların en önemlileri Lat, Mena, Habel ve Uzza idi. Hristiyanlık ve Musevillik innçlarıda bulunmaktaydı.
· Kabileler halinde yaşanmaktaydı her kabilenin başında bir reis bulunurdu. Kabileler arasında sürekli bir şekilde savaş,çatışma, mücadele ve bunlara dolaylı olarak kan davaları mevcut idi. Bu kabile sistemi siyasi birliğin bulunmadığının ispatıdır.
· Sosyal sınıflaşmalar mevcuttu(hür-mevali-köle) ve kölelik oldukça yaygındı. Kadınlar hür insan statüsüne sahip değildi ayrıca toplumda bir değeri bulunmuyordu. Cahiliye devrinin en vahşet verici uygulaması ise istenmeyen kız çocuklarının diri diri gömülmesiydi .Söz hakkı ve otorite sahibi olan erkek bireylerdi.
· Çölde göçebe hayatı sürüp hayvancılıkla uğraşanlara bedevi, şehirde yaşayıp ticaretle uğraşanlara ise medeni denirdi.
· Konuşma ve yazı dili olarak Arapça kullanılmaktaydı. Hitabet ve şiir gelişmiş durumdaydı. Panayırlarda bu alanda edebi yarışmalar düzenlenir ve kazananlar ödüllendirilirdi
· Haram aylarda savaş yasaktı ve Mekke’de büyük panayırlar kurulurdu.Ticaret, eğlence ve yarışmalar öne çıkardı.Kabedeki putlara hediyeler götürülürdü. Siyasi birlik bulunmasada bu panayırlar kültürel birliğin bulunduğuna işaretti.
· Mekke bu dönemde bir ticaret merkeziydi. Ticaret yollarının buradan geçmesi ve putlara yapılan ziyaretler bölgenin önemini artırmıştı. Mekkelile ticaret sayesinde zenginleşmiş ve itibarlı kişiler konumuna gelmiştir.
Köleliğin, faizin, fuhuşun, eşkıyalığın ve kadına karşı her türlü şiddetin meşru görüldüğü bu toplumda İslamiyet başlamış ve yayılmıştır. Peki bu tarz bir yaşamın içerisinde İslam neyi emretmiş?
____________________________________
1. M.Hakan Türk Çapar, Düşünce ve Şiddet
Kan davaları o kadar yaygındı ki intikamın alınması sosyal ve ahlaki bir değer taşıyor, şerefli ve onurlu bir görev sayılıyordu. İslam dininin öldürmeyeceksin emri ile cinayet haram kılındı1.. Kan davalarını çözme işi kamu otoritesine bırakıldı. Kısasın farz kılınması ile çözüm olarak kısas ve bundan daha hayırlı olduğu buyrulan diyet sunuldu2. Her mümin birbirine kardeş kılındı; canı, malı birbirlerine emanetti artık3.
Kölelikte yine bu toplumda yaygın olarak kullanılan bir kurumdu. Köleler cahiliye devrinde aşağılık bir konumda, insanlık dışı muamelelere maruz kalan bireylerdi. Ekonomi köleler üzerine kuruluydu, köle ticareti Arap pazarında payı en büyük obje olarak görülüyordu. Fakat İslamiyetin emirleri bu yaşamdan farklıydı. Köle kadınlarla hür erkeklerin evliliği teşvik edildi4, fuhuşa zorlamak yasaklandı5, iyi davranmak emredildi6, kendi parasıyla hürriyetini satın almasına izin verildi7, iman etmiş kadın veya erkek bir köle iman etmeyene karşı üstün kılındı8 ve artık onlar müminlere kardeştiler9. Kölelikle ilgili hadis ve ayetler incelendiğinde açıkça görülüyor ki kölelik tedricen kaldırılmaya çalışılıyordu.
Kadını bütün gördüğü aşağılık muameleden çıkarmış ve kadına saygı ve hürmeti şerefli bir davranış olarak nitelendirmiştir. Burada güncel tartışmalara değil İslam’ın gelişiyle kadına olan şiddetin yönünün nasıl değiştiğine değinmekteyiz. Kız çocuklarının diri diri gömülmesinden, kadınların kocalarınca eşya muamelesi görüyor olmasından sonra İslam’ın kadınlar üzerine getirdiği ferahlıktan bahsedilmektedir.Açıklayaıcı olması açısından ilgili hadisi şerifler : (Kadınlara ancak asalet ve şeref sahibi kimse değer verir. Onları ancak kötü ve aşağılık kimseler hor görür.) [İ.Asakir] (En iyi Müslüman, hanımına en iyi davranandır. İçinizde, hanımına en iyi davranan benim.) [Nesai]
İslamın gelişi ile temel bir bakışla ahlak anlayışının değiştiğini, sosyal düzende bir devrim yaşandığının, Arap kültürünü kökten değiştiren olguların ve kurumların zuhur ettiğini görmek mümkündür. Siyasi birliğe sahip olmayan Arap devletleri Mekkenin fethi ile önemli adımlar atmıştır. Her türlü ticari faaliyetin işleyişinde hile ve faiz yasaklandığı ve cezaya bağlandığı için halklar daha güvenli yürütebilmekteydi işlerini. Komşuya yardımı emreden hadisler, yetime yoksula kol kanat germeyi emreden hükümler ile sosyal dayanışmanın arttığı bir toplum görmekteyiz. Toplum içinde şiddetin negatif büyüme sergilediği çok açıktır.
________________________________________________
1. (Mâide/ 32)
2. .(Bakara/178)
3. Hiç şüphe yok ki inananlar, ancak kardeştirler, artık kardeşlerinizin arasını bulun, barıştırın, uzlaştırın onları ve çekinin Allah'tan da acınmışlardan olun. (Hucurat/10)
4. (Nisa/25).
5. (Nur/24)
6. (Nisa/36)
7. (Nur/24)
8. (Bakara/221)
9. Hizmetçileriniz sizin öyle kardeşlerinizdir ki, Allah onları sizin ellerinizin altına emânet etmiştir. Her kimin eli altında kardeşi bulunursa, ona yediğinden yedirsin, giydiğinden giydirsin. Onlara güçleri yetmeyecek zahmetli bir iş yüklemeyiniz. Şayet yüklerseniz, onlara yardım ediniz" buyurdu. (Buhari:İman/sf22)
3.) Türklere Dair
Türk milleti hakkında derin tarihsel ve sosyolojik bir incelemenin içine girmek yazının konusundan uzaklaşacak ve konuyu karmaşık hale getirecektir. Burada Türk devletlerinin darül-İslam ve darül-harp bölgelerinde gayri-müslimlere karşı refleksleri, sosyal hayatta ekonomik ve ikili ilişkilere dair kısa örnekler verilip kafamızda konu ve iddialar üzerine bir fikir oluşması sağlanacaktır.
Türk devletlerinde her daim farklı ırklardan farklı dinlerlerden yaşayan insanlar mevcuttur. Orta Asya’nın farklı bölgelerinde Şamani, Budist, Maniheist, Hristiyan ve Museviler gibi çok farklı din ve mensupları ile birlikte yaşadılar ve kurdukları devletler de farklılıkları olduğu gibi kabul ettiler. Türk geleneği farklı inançlara alışkındı ve toplum içerisinde bu farklılıklar görmezden gelinirdi.
Tarihte önemli yere sahip Müslüman Türk devletlerinden Selçuklulara bakalım. Selçuklular Anadolu’ya geldiği sırada Bizans İmparatorluğu, özellikle Ermenilere yoğun bir baskı uygulayarak onları Ortodoks Hıristiyanlığa geçmeye zorluyordu. Bu baskıya daha sonraları Rumlar da eklenince Ermeniler ve Rumlar arasında etnik çatışmalar meydana geldi. Anadolu halkları üzerinde huzur hakim değildi. Fakat Müslüman yöneticilerin farklarını kaydeden bir Süryâni tarihçisi Mihael’in; ″Hristiyanlara ait memleketlerin çoğunu alan Türkler, mukaddes sırlara, ″teslis″ dâir bir fikre sahip olmadıkları ve Hristiyanlığı bir hata saydıkları için dina akideler (Hristiyanlık) hakkında bilgi edinmek lüzumunu duymuyor; şerîr ve Râfizî Rumların yaptığının aksine kimsenin dinîne ve inancına karışmıyor; hiç bir baskı ve zulüm düşünmüyorlardı″diye nakşettiği sözleri sonradan Osman Turan da aktarıyor bizlere1. Bir Bizans tarihi yazarı, 1204 yılında vukû bulan Haçlı seferinde, Haçlıların İstanbul’a yaptıklarını anlattıktan sonra Müslüman Türklerle Haçlıları şöyle karşılaştırmaktadır: ″Müslümanlar (Selçuklular) hiç olmazsa kadınlara tecâvüz etmiyorlardı. Ahâliyi sefalete uğratmıyorlardı. Onları sokak ortasında anadan doğma soymuyorlar, açlık ve ateşle yok etmiyorlardı. Buna râğmen Tanrı’nın adını duyunca istavroz çıkaran ve dinîmizi paylaşan Hristiyan uluslar, işte bize bu muâmeleyi yaptılar2. Bu nakildende anlaşılacağın üzere Anadoluda yaşayan gayri-müslim halkları maruz kaldıkları şiddetten Türkler kurtarmış ve huzuru tesis etmiştir3.
Anadolu’nun Türkleşmesi dünya tarihinin, en mühim hâdiselerinden birini teşkil eder4.Göçebe Türkler ile yerleşik Hristiyan halkları çok çabuk kaynaşmıştır. Bunun sebeplerinden ilki yerli halk, Bizans idâresine, ağır vergiler, keyfi idâre, yoğun iktidar mücadeleleri ve ordunun bozulması gibi nedenlerle yabancılaşmış durumdaydı. İkinci olarak, Anadolu Selçuklularından başlamak üzere Türkler, yerli halka dinî ve kültürel konularda hoşgörülü davranmışlardır. Üçüncü olarak, XI. yüzyıldan başlamak üzere Anadolu’ya gelen ahâlinin, İslâm anlayışı oldukça yüzeysel ve eski inançlarla bezenmiş bir İslâmlık idi ki, bu yerli halkla kaynaşmayı oldukça kolaylaştırmıştır.
Türkler, Hristiyan halkını güvence altına almıştı örneğin, 1132 yılında Malatyada bir İranlının Hristiyanların kutsal haçını tahkir için beline bağlayıp çarşıda gezmesi
___________________________
1. Osman Turan, Türk Cihân Hâkimiyeti Mefkûresi
2. Baily, A. (2006), Bizans Tarihi, Cilt: II
3. Mehmet Akif Ersoy Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü Dergisi, Muhammet KEMALOĞLU(sf168-185)
4. Osman Turan, Selçuklular Zamanında Türkiye
5. Mustafa Demir, Sivas Şehri Türkiye Selçukluları ve Beylikleri Devrinde
üzerine Emir Gazi adama dayak attırmıştır5 ve onu Danışmendli coğrafyası dışına sürdürmüştür.
Barış ve hoşgörü Türk sultanlarında en önemli prensipti bunlara örnekler vermek gerekirse: 2.Kılıç Arslanın Miryakefalon savaşı öncesi defalarca yinelediği barış teklifleri buna karşılık Bizans imparatoru 2.Manuil’in barışı reddeden sert cevapları üzerine yaşanan kanlı bir savaş örnek verilebilir. Ağır mağlubiyet alan Bizans 2.Kılıç Arslanın yinelediği barış çağrısı üzerine anlaşmayı kabul etmiştir1.
Sultan Gıyasettin Keyhüsrev, Konyayı aldıktan sonra halkın arzularını dinledi ve yerine getird. Halk Sultandan gayet memnundu, sultan şehri mamur ve müreffeh bir hale getirdi. Bununla kalmayıp bir büyüklük nişanesi olarak Manuel Maurozomes ve ailesine makamlar ve bağışlar verdi. Bunun karşılığı olarak halkın gönlünü kazandı ve fermanlarına daima saygı duyuldu. Savaştan zarar gören tacirlerin zararlarını karşıladı, onlarla arasını düzeltti ve ticaretin devamlılığını sağladı.2
Osmanlı İmparatorluğu’da Selçuklular gibi tebaasında bulunan gayri-müslüm ahaliye dini ve kültürel serbestlik tanımıştır. Onlara dinlerini ve kültürlerini muhafaza imkanını tanıyarak asimile olmalarını önlemiştir. Zımniler üzerinde dinlerini değiştirme gibi uygulamalardan kaçındığı gibi zımniler arasında da bu uygulamalara izin vermemiştir. Örnek olarak 1702 yılında Katolik papazların fermanında Ermeni ve Süryanileri din değiştirmeye çağırdıkları öğrenilmiş. Zımnilerin bu olayı şikayeti üzerine ferman yasaklanmış ve sorumlular cezalandırılmıştır.
Serbestliklerin yanında bir takım yasaklamalar ve sosyal düzenlemeler mevcuttu örneğin 1564 yılına ait bir fermanda kılık kıyafet düzenlemesi getirilmiş: Gayri-müslim kadınların tifitk ve kutni denilen ipek ve pamuk karışımı kumaştan etek giymeleri istendi. Çoğu yörede gayri-müslim kadınlar Müslümanlar gibi giyinirdi. Müslümanların kavuk ve ayakkabıları sarı, Ermenilerin şapka ve ayakkabıları kırmızı, Rumların siyah, Yahudilerin mavi idi. Bu uygulama gayri-müslim tebaanın dinlerine ters düşmüyordu ve onların kimliklerini korumasını sağlamıştır3.
Toplumda, Müslümanlardan alınan dışında gayri-müslimlerden iki tür vergi alınmaktaydı. Bunlardan biri topraktan alınan haraç vergisi bir diğeride asker gitmedikleri için erkeklerden alınan cizye vergisi idi, cizye ise yaşlı, çocuk ve sakatlardan alınmazdı.2
Ceza hukukunda gayri-müslimlerde İslam hukukuna tabiidir. Fakat kendi din yada topluluğuna karşı işlenen suçlara yine kendi dinlerinin üst düzey görevlileri bakardı. İçki konusunda uygulanan yasaklara herkes uymak zorundaydı bu kimi zaman sıkı kimi zaman gevşek tutulan bir uygulamadır2.
Müslüman Türk devletleri içlerindeki Müslüman olmayan topluluklara karşı zulmetmediği gibi dışarıda zulme uğrayanlara da yardıma koşmuştur. Örneğin 1492 yılında “Sefarad Yahudileri” İspanya da zulme uğradıkları için Osmanlı yönetimine sığınmış ve Selanikte yaşamaları için izin almışlardır.
Bunun gibi daha bir çok örneğin gösterdiği gibi Türk devletleri gittikleri yerlere şiddet taşımamışlardır. Aksine düzen, intizam, adalet ve huzur tesis etmişlerdir. Konuyu sonlandırmadan önce Osmanlını son dönemlerinde yaşanan yolsuzluk ve adaletsizliklere değinmekte fayda olacaktır.
__________________________________
1. Khoniates, Niketas,Historia-Çeviri: Fikret Işıltan
2. Mustafa Demir- Tufan Turan, Türkiye Selçuklu ve Osmanlı Tecrübesinde Gayri-Müsim Kimliği
3. İpşirli Mehmet, Osmanlıdfa Mensubiyet ve Kıyafetler
Osmanlı İmparatorluğu çöküş sürecine girdiğini çok geç farketmiş ve artık aldığı önlemlerde şiddet kullanmak zorundalığı hissetmiş. Devlet içerisinde yaşanan Celali İsyanları, yeniçeri ayaklanmalarını, kadı ve beylerde görülen itaatsizlikleri ancak böyle durdurabileceğine inanıyordu. Kimi bölgelerde kadıların rüşvet aldığı, toprak ağalarının ağır vergiler topladığı toplum üzerinde kaos ortamının yerleştiği görülmektedir. Bu dönemin yaşanmasında Avrupada yaşanan Rönesans, Reform ve Hümanizm hareketlerinin yakalanamaması, bilimin ve ticaretin gerisinde kalınması iç tarafta yaşanan ekonomik bozulmanın getirdiği sivil itaatsizlikler etkili olmuştur1. Bu dönemde yaşanan toplumsal huzursuzluklara, şiddete ve adaletsizliklere Müslüman veya Müslüman olmayan bütün halk maruz kalmıştır. Bu da yaşanan kaosun din kaynaklı olmadığını gösterir.
Toplamak gerekirse, Jean-Paul Roux, Fransız oryantalist ve Türkolog’un bir sözüyle perdeyi kapatalım: "Düşmanları, Türklerin bağnaz olduklarını söylerler. Bu, Yunanlılar ve Ermenilerin bugün hâlâ belirgin bir kötü niyetle sürdürdükleri Türk aleyhtarı propagandanın (yanıltma amaçlı söylev) değişmez ve en eski konularından biridir. Türklerin tarihe geçmiş bağnazlık örnekleri, ancak, nadiren, kendiliğinden gelişmiş olaylardır. Taocular, Hıristiyanlar ve Müslümanlar, Türklerin kendilerine verdikleri ödünlerden, sağlanan kolaylıklardan yararlanarak, kendilerini zorbalıklarını uygulamaya yetkili sandılar. Sonunda tabii ki suçlanan Türkler oldu!". Roux’ya göre "Kimi zaman bazı halklar, Türkler tarafından ezilmiş olduklarını söylemişlerdir. Ama, Türkler, daha çok egemenlikleri altındaki halklara olağanüstü parlak dönemler yaşatmışlardır."2
4.) Kadına Şiddetin Sebebi Üzerine
Yine İslamın şiddetle bağdaştırıldığı konulardan bir tanesi kadına yönelik şiddet olgusudur. Bu olguyu ve istatistikleri ile inceleyelim.
Günümüz dünyasında modern olarak değerlendirdiğimiz toplumların adı hala birçok şiddet vakalarının içerisinde geçmekte, kadına yönelik şiddetin oranı çok yüksek durumda. Öncelikle facianın boyutunu ortaya dökmekte fayda var..
Cinsiyet eşitliğinden sorumlu bir bakanlığı olan Fransa’da, yılın ilk 6 ayında 75 kadının öldürülmesine tepki duyan kadınlar kitlesel eylemler düzenlemişlerdi. Bakanlığa göre her yıl 222 bin evlilik içi fiziksel ve cinsel şiddet vakasının rapor edildiği ülkede her 3 günde bir kadının öldürülmesi kadın örgütleri tarafından “kadın kırımı” (feminisid) olarak tanımlanıyor. Rakamlar gelişmiş Avrupa ülkelerindeki durumu temsil ediyor. 2017’de Almanya’da 123, İngiltere’de 139 kadın öldürülmüştü; katillerin 3’te 2’si kadınların yakınıydı.
Doğu ve Güney Avrupa’ya doğru ilerlendiğinde kadınların yaşadığı şiddetin ekonomik ve demokratik gelişme düzeyiyle ilişkisi daha da belirginleşiyor. Avrupa Güvenlik ve İşbirliği Teşkilatının geçtiğimiz yıl mart ayında yayınladığı rapora göre kıtanın bu bölgesinde (Arnavutluk, Bosna Hersek, Kosova, Karadağ, Kuzey Makedonya, Sırbistan, Moldova ve Ukrayna) yaşayan kadınların yüzde 70’i (16 milyon kadın) hayatında bir tür şiddet yaşamış, yüzde 45’i cinsel tacize, yüzde 23’ü tanıdığı yüzde 18’i tanımadığı erkeklerin cinsel şiddetine maruz kalmış.
ABD’de 25 yıl önce yürürlüğe giren ve bu yıl transları da içerecek şekilde yeniden revize edilen Kadına Yönelik Şiddet Kanunu’nun 1993-2010 arasında şiddet oranında yüzde 63 düşüş yarattığı söyleniyor. Ancak bu verilere karşı ciddi itirazlar var. 1995 ile 2010 arasında yapılan bir araştırmaya göre vakaların yüzde 61’i yazılı raporlara yansımıyor ya da eksik rapor ediliyor.
_________________________________
1. Osman KODAMAN, Osmanlı Devleti’nin Yükseliş ve Çöküş Sebeplerine Genel Bakış
2. Roux, J. P. (1998), Türklerin Tarihi: Büyük Okyanus’tan Akdeniz’e İki Bin Yıl
Şikayetlerin henüz ilk basamakta, yani polis merkezlerinde sudan gerekçelerle raporu tutulmuyor, suç “tecavüz” olarak yazılı tutanaklara geçirilmiyor. Her 4 kadından birinin şiddet gördüğü genel bir kabul olmaya devam ediyor. Şikayetçi olduğu halde barınma olanağı verilmeyen kadınlar “evsizler” ordusuna katılıyor. Tecavüz, istismar ve ensest vakalarında destek hizmeti veren RAINN’e göre tecavüzlerin yüzde 80’inde fail tanıdık. İstismara uğrayan çocukların yüzde 59’u tanıdığı, yüzde 34’ü ailesinden, yüzde 7’si yabancı biri tarafından mağdur ediliyor.
ABD Adalet Bakanlığı verileri göre Amerikan yerlisi kadınların yüzde 84’ü şiddet gördüğünü belirtiyor, bu vakaların yüzde 90’ında istismarcı yerli olmayan erkekler. Tecavüzcüler yerlilerin kendi mahkemelerinde yargılanamıyor. Yine Kanada’da son otuz yılda şiddet gördüğünü belirten yerli kadın ve kız çocukları yerli olmayanlara göre 6 kat daha fazla. Rapor edilen kayıp kadın sayısı 4 bin. Bu rakamlar Kanada’da yerli kadınlara yönelik şiddeti soykırım tartışmaları çerçevesine sokuyor.
Özellikle Orta ve Güney Amerika’dan ABD’ye göç eden kadınların yaşadığı şiddet tablosunun tümüne hakim olmaksa neredeyse imkânsız. Serbest ticaret anlaşmalarıyla mülksüzleştirilip yoksullaştırılan ve ABD destekli darbelerle yurdu yaşanmaz hale getirilen Latin kadınların Kuzey Amerika’ya göçü son birkaç yılda akut bir hal almıştı. Çoğu “kağıtsız” olan bu göçmen kadınlar ya zorla alıkonulup tecrit altında tutuluyor ya da sınır dışı edilme endişesiyle yaşadıkları şiddeti rapor etmiyor.
Latin Amerika’da kadına yönelik şiddetin sorumluluğu suç kartellerine ve bölgeye has “maço kültür”e havale ediliyor. Bu yaklaşım, 20. yüzyıldan günümüze devam eden ekonomik, politik ve askeri ABD müdahalelerinin kadınların yaşamı üzerindeki yıkıcı etkisinin üzerini örtüyor. Örneğin, 1990’lardan bu yana kadın kırımıyla gündemde olan Meksika’da şiddeti Kuzey Amerika Serbest Ticaret Anlaşmasını(NAFTA) hesaba katmaksızın tartışmak mümkün değil.Ucuz emek olarak işçileşen kadınların yaşadığı yoğun sömürü şiddeti koşullayan bir etken olmaya devam ediyor.1
Ülkede 2018’de kayıtlara geçen 898 kadın cinayeti bulunuyor. 2010-2015 arasında 3 milyon cinsel saldırının kayıt altına alındığı Meksika’da en çok cinsel tacizin işyerinde yaşandığı ve mağdurların işten çıkarılma korkusuyla sessiz kaldığı rapor ediliyor. Uluslararası insan hakları gözlemcilerinin “kriz” boyutunda ele aldığı Meksika’da 2016’da binlerce kadının şiddete karşı sokağa dökülmesi “mor bahar” olarak adlandırılmıştı.2
_____________________________________
2. Meztli Yoalli Rodríguez, purple spring: thousand of women protest against protest sexist violence in mexico, yine Rodriguez’in bir cümlesine yer vermek isterim. As we know, sexist violence goes beyond a particular geographical nation-state and that is something of which this protest reminded us. Sexist violence is lived in all countries around the world. (Bildiğiniz gibi cinsiyetçi şiddet belirli bir coğrafi ulus-devletin ötesine geçiyor ve
Protestolardan kareler:
Meksika’da NAFTA sonrası yaşanan ekonomik, politik ve siyasal dönüşüm 2000’li yıllarda ABD tarafından Orta Amerika Serbest Ticaret Anlaşması (CAFTA) ile Orta Amerika ülkelerine doğru genişletilmesi benzer süreçlerin yaşanmasına sebep oldu.
Göç yolunda sınır dışı edilen kadınların yüzde 30’u şiddetten kaçtığını belirtiyor. Buna karşılık bir yandan bu ülkelerde kadınların korunması için ayrılan fonları kesen Trump ABD’si şiddet yüzünden sığınma talep eden kadınların başvurularını da reddiyor.
İstatiklerden de görüldüğü gibi batı ve Amerikan toplumlarında kadına şiddet korkunç bir halde ve önü alınamıyor. Bu tablonun yaşandığı hiçbir ülke ve coğrafya için gelişmişlik terimini uygun bulmuyor ve yaşanan vahameti kınayarak yüzlerine vuruyoruz. Burada ısrarla vurgulanmak istenen kıssa kadına yönelen şiddetin ulus, din ve coğrafya tanımayan bir akıl dışılık olduğudur. Sebebini ise biyolojik, sosyo-ekonomik ve psikolojik aynı zamanda yanlış eğitimde arıyoruz şiddeti emretmeyen hiçbir semavi dinde aramıyoruz1.
4.).1.) Savaşların, Direnişlerin ve Terörün Arasında Kadın
Ateşin hiç sönmediği, üzerinde projelerin hiç bitmediği ve süper güç haline gelmiş devletlerin karşılaştığı uluslararası kolezyum haline gelen Orta doğudan söze başlayalım. Hayatta kalanların kendini şanslı saydığı bu coğrafyada temel hakların bile gözetilip gözetilmediği önemsiz hale gelmeye başlamış durumda, bu bölümde yaşanan terörün ve savaşların sebebi, dayandığı felsefi ve dini noktalar değil bu olayların yaşandığı bölgedeki kadınların durumu ve bu noktada oluşlarının nedenleri ortaya dökülecektir. Politik sebeple için bakınız3
2015’in Mart ayından beri kaosun sürdüğü Yemende istatistikleri ele alalım. Yemen, Cinsiyet Uçurumu Raporunda 2006’dan beri en sonuncu sırada2. Kadın sünneti, erkeğin izni olmadan tıbbi muayene ve tedavi görememe gibi oldukça sert uygulamaların gündemde olduğu ________________________________
bu protesto bize hatırlattı. Cinsiyetçi şiddet tüm dünya ülkelerinde yaşanıyor.
1. Bizi destekleyen görüşleri için bknz. Selda TAŞDEMİR AFŞAR, Türkiye’de Şiddetin “Kadın Yüzü”
Sebeplerin ve sonuçların ayrıntılı anket ve istatistikleri için Avrupa Güvenlik ve İşbirliği teşkilatı raporlarını tavsiye ederiz. OSCE-led survey on violence against women: Main report, https://www.osce.org/secretariat/413237?download=true
2. World Economic Form raporu için bknz, http://www3.weforum.org/docs/WEF_GGGR_2020.pdf
ülkede, gıdaya erişim demokratik hak arayışından daha öncelikli bir gündem. Nüfusun yüzde 80’nini oluşturan 24 milyon insan acil yardım ihtiyacı içerisinde. 1.1 milyon emzikli veya gebe kadın kötü besleniyor. 3 milyon kadın ve kız çocuğu şiddet tehdidi altında yaşıyor1.
Ülke içerisinde faaliyet gösteren Husi milisler, tüm bölge halkın için yaşam tehdidi oluşturuyor. Yaptıkları sivil hedefli saldırılar ile ayrım yapmadan kan döküyorlar. Kadınlar için kurdukları esir kamplarında ise şiddetin boyutu çok yüksek. Yemenli kadınlar, Husilerin Yemen’de işledikleri suçları ve esir kamplarının durumunu uluslararası topluma anlatmak için BM İnsan Hakları Konseyi oturumuna katıldı. Toplantıda konuşma yapan Yemen Dünya Barış Toplulukları Birliği üyesi Dr. Mawaheb al-Hamsi de duruma ilişkin şunları söyledi:
-Husilerin şiddeti, kurbanlardan duyduklarınızla sınırlı değil. Bu şiddet şantaj ve tecavüze kadar varıyor. Uluslararası toplum Husilere maddi ve lojistik destek sağlayan İran rejimini bastırmak için ne zaman harekete geçecek?
-Yemen toplumu kadına saygısıyla bilinir. Ancak ne yazık ki Husiler bu saygıyı alıp götürdü.2
Ortadoğu da diğer devletlerde de durum farklı değil. Temsili olarak Yemeni incelemek yeterli olacaktır. Bu coğrafyada şiddetin en büyük sebebi siyasal kaynaklı çatışmalar. Bozulan ekonomik düzen de toplum yapısını etkilemiş durumda, temel gıda ihtiyaçlarını gideremeyen ailelerde şiddette çok sık rastlanmakta.
Bu bölgedeki şiddetin sebebini çok net olarak yaşanan savaşa ve düzensizliğe dayandırabiliyoruz. Burada ki şiddet sebeplerinin daha iyi anlaşılabilmesi için savaşın ve terör örgütlerinin varlık nedenleri incelenmelidir.
5.) 21. Yüzyılda Bir Müslüman
Toplumu oluşturan bireylerin, ahlak anlayışlarını ve yaşam biçemlerini ağırlıklı olarak kültürleri, inançları ve bilgi birikimleri belirler. Bu insan yaşamını şekillendiren olguları inceleyerek bir toplumun tepkileri ve refleksleri hakkında bilgi sahibi olabiliriz. Şiddet her toplum için farklı anlamlara gelebilir, şiddet olgusu kimi azınlıklar için kutsal bile sayılabilir.3 Toplumsal ilişkilerde var olan ve derecesi az veya çok olan şiddetin var oluş nedenini anlamak bu düzensizliği çözmek yolunda önemli bir adımdır. Sebeplerin, işin içine girip ayrıntılı ve olarak incelenmesi gerekir aksi takdirde önyargılarımızın esiri olur ve gerçek nedenleri göremeyiz.
İslam bir Müslümana toplum içerisinde nasıl yaşamayı emreder? İnsanlar ile ilişkisi ne ölçüde olmalı ve çevresine nasıl davranmalı? Bu soruların cevabı toplu yaşamda İslamın getirdiği düzen anlayışını ve aile, akraba, komşu, arkadaş ilişkilerindeki tavrı ortaya dökecektir.
Toplumu bireyler oluşturur ve bireyler anlaşarak otoriteyi meydana getirir. Bu otoritenin birinci borcu can güvenliğini sağlamak ardından adaletle huzuru tesis etmek. Adil olanın ne
__________________________________
1. Fulya Alikoç, Dünya Kadına Yönelik Şiddet Atlası
2. Indepent gazetesi haberi, https://www.independentturkish.com/node/73471/d%C3%BCnya/yemenli-kad%C4%B1nlar-husi-g%C3%B6zalt%C4%B1-kamplar%C4%B1nda-ya%C5%9Fad%C4%B1klar%C4%B1n%C4%B1-anlatt%C4%B1
3. Şiddet Hitit ritüellerinin doğal bir parçasıydı ve herhangi bir kötülük, uğursuzluk ya da hastalıktan arınmak için yapılan dini uygulamalarda sıkça başvurulan bir yöntemdi. İyilikler gibi kötülüklerin de tanrılardan kaynaklandığına inanan Hitit halkı, kutsalı teskin etmek ve verilen lanetin geri alınmasını sağlamak için ritüeller esnasında kan akıtma, yakma, vurarak öldürme, parçalara ayırma, kesme gibi içinde ritüelleşmiş şiddeti barındıran çeşitli uygulamalara başvuruyordu. Aktüel Arkeoloji dergisi(51.sayı)
olduğu ve kimin yasasının daha adil olduğu süregelen tartışma konularındandır. Bu tartışmalardan önce şu kabul edilmesi gereken bir gerçektir ki bir egemenin varlığı yokluğundan, bir yasanın varlığı yokluğundan yeğdir ve kaosu engeller.
İslam, sadece insan üzerinde ibadet ve Allah tasavvuru olarak sınırlı değil bilakis insan yaşamının her noktasına ilkeler getirmiştir. Yine bu din, doğumdan ölümüne kadar insanın her etkinliğinde usuller öngörmüş, beşerin her adımında savunduğu özden kopmayarak bir iç tutarlılık sağlamıştır. Devletlerin, keza en küçük toplulukların dahi nasıl yönetileceğini buyurmuş ve bir egemenin Müslümanlar üzerinde yönetimde bulunması gerektiğini söylemiştir1. Yöneticiler üzerine temel ilkelerden en önemlisi adalet kavramıdır. Ayet ve hadislerle yöneticinin adaletli olması gerektiği defalarca vurgulanmıştır2.
Yöneticiye dair ilkeler açığa kavuşturulduktan sonra bizim üstünde duracağımız şeriat kuralları yani İslam toplumunda kurallar birliğini ve dolaylı olarak düzeni sağlayacak olan hukuk nazil olmuştur. İnsanlar talepar varlıklardır, taleplerin bir sınırı yoktur ve bu talepleri ancak bir hukuk düzeni sınırlayabilir. Bu sınırlamalar ölçülü ve bağlayıcı olmalıdır. İslam bu konuda da kurallar ver cezalar öngörmüştür ve bu toplumları her daim düzene mecbur bırakmıştır.
Toplumsal ilişkilerimiz ilk olarak aile ile başlar ve aile içinde İslam öğretilerini inceleyelim.
İslami öğretide eşlerin birbirlerine saygılı olması, birbirlerinin hukukuna riayet etmesi temel ilkedir. Eşler birbirleriyle iyi geçinme yollarını aramalı, birbirlerinin hukukunu gözetmeli, güven telkin edici ilişkiler geliştirmeli ve şiddete meyletmemelidir. Peygamberimiz son mesajı olan veda hutbesinde sahip olduğu önemden dolayı bu hususu da dile getirmiş ve insanlığı şu sözlerle uyarmıştır: Ey İnsanlar! Kadınların haklarına riayet etmenizi ve bu hususta Allah’tan korkmanızı tavsiye ederim. Siz kadınları, Allah’ın emaneti olarak aldınız; onların namuslarını ve iffetlerini Allah adına söz vererek helal edindiniz.
Ailede huzur ortamının sağlanması için çocuklarla olan iletişim çok önemlidir. Anne ve babaya dahi tüm atasına saygı ile hürmet göstermesini ancak çocuk ile iletişimimizle sağlayabiliriz. Çocukların anne ve babaya olduğu gibi ebeveynlerinde çocuklara karşı sorumlukları vardır. Anne ve baba, imkanları ölçüsünde çocuklarını en güzel şekilde yetiştirmeli, iyi eğitim almalarını sağlamalı, ahlaklı ve salih bir evlat olarak büyümeleri için tüm imkanlarını seferber etmelidirler. Nitekim Hz. Peygamber (sav), “Hiçbir anne ve baba çocuğuna güzel edepten daha iyi bir ikramda bulunmamıştır.” buyurarak, ebeveynin çocuklarına karşı sorumluluklarının sadece onları büyütmeyle sınırlı olmadığını onların ahlaklı bir birey olarak yetiştirilmelerinin de sağlanması gerektiğini ifade etmiştir.
Çocuklara düşen sorumluluk ise anne ve babasına karşı sevgi ile hareket etmeli. Bu konu için Allah(cc) şöyle buyurur: “Rabbin sadece kendisine ibadet etmenizi, anne-babanıza da iyi davranmanızı emretti. Onlardan biri veya her ikisi sizin yanınızda yaşlanırsa kendilerine “öf” bile deme; onları azarlama, ikisine de güzel söz söyle. Onları esirgeyerek alçak gönüllülükle üzerlerine kanat ger ve “Rabbim, küçüklüğümde onlar beni nasıl yetiştirdilerse, şimdi de sen onlara (öyle) rahmet et” diyerek dua et.. İsra suresi. Daimi olarak emredilen birliğe ve aile içi desteği bir hadisi şerif ile de açıklayalım: “Allah’ın rızası, anne ve babanın rızasındadır. Allah’ın öfkesi de anne babanın öfkesindedir
Görüldüğü üzere ev içerisinde birlik ve beraberliğe büyük önem verilmiş. Bu önem sayesinde toplumsal düzen için sağlam temeller atılmış ve bu durumu İslami toplumun en önemli ayrıcalığı haline getirmiştir.
_____________________________________
1. Nisa suresi 59.ayet
2. Nisa-59, Araf-29,Nahl-90, yöneticiler üzerinde adaletle çalışmalarını buyuran ayetler, bireyler için adaleti buyuran ayetler dahil edilmemiştir.
Günümüz düşünce yapısında birey tasavvurunun geldiği noktada bireyi öne çıkartan ona dokunulmaz haklar veren bir sonuca ulaştık. Artık birey herkes gibi bir beşer değildi –her insan doğuştan eşsizdir, burada hukuki ve siyasal anlamda insan felsefesinin vardığı sonuç gözetiliyor- bu bireyin bir elinde para diğer elinde hakimin tokmağı vardı. Hayatının da dayandığı nokta olan para ona özgürlük, hakimin tokmağı ise bu özgürlüğün güvencesini veriyordu. Yaşanan süreçte açıkça gözlemlenebilir ki hukuk eğitimi almayan vatandaşların bile hukuka olan ilgisi çok fazladır ve hukuk öğrenirler, eğer bir toplumda hukuka siyasi iktidar hakim ise orada ilgi siyasetedir ve sohbetler ağırlıklı olarak siyaset üzerine yapılır. Çünkü vatandaşça da bilinir ki özgürlük orada siyasetin elindedir. Burada insanın elde ettiği haklar veya kazanmış olduğu özgürlüğünü koruma gücü yadırganıp eleştirilmemektedir, somut gerçeklik üzerinden tespit yapılmaktadır. Tespitimizde gelinen sonuç ise hakça güçlenen insanın ekonomik, siyasal ve kibren -dokunulamayan insanın kendini herkesten yukarıda görmesi- büyümüş ve bu büyüme sonucu başta akrabalık ve diğer insan ilişkilerinde kopmuş bunun sonucu olarak da yalnızlaşmış olduğudur. Bağları kopan insanlar birbirini kollayamaz, dostani yakınlık kuramaz bu da bizim aramızda soğukluğu hakim kılar.
İnsan dünyaya gözlerini açtığında ailesiyle karşılaşır ve onlarla büyür ve şanslı bir yumurcaksa eğer ailesi hala akrabalık ilişkilerinden kopmamışsa yanında daima akrabaları durur. Bu insan için aslında bir güvencedir, çılgınlar gibi tüketen insanların, insanı dolar olarak gören işletmelerin, borçları yüzünden eve arabaya el koyan acımasız ve saldırgan bankaların, okumanın bile orta halli bir aile için dünyalarca borçla yapılabildiği savaş alanı olan gezegende doğan günahsız bir minik için hediyedir bu akrabalar –eğer akrabalık ilişkileri hala İslamın emrettiği gibiyse, aksi takdirde akrabanızın olmadığı bir şehirde yaşamak daha makuldür-. Yeri geldiğinde annenin yarısı olan teyzeler her türlü haşareliğin birlikte yapıldığı dayılar, en zor anlarda kesenin ağzını açan dedeler anneanneler… Peki İslam akrabalık için ne buyurmuş ?
Toplumsal ilişkilerin en temel bağlarından biri olan akrabalık ilişkilerini düzenlememiş olması düşünülemezdi ve ilk emir akrabaya iyi davran olarak başlar1. Ve yine iyi davrandığın akraba ile ilişkilerini asla koparma olarak buyurur peygamber efendimiz: “Rızkının bol, ömrünün uzun olmasını isteyen akrabalarıyla olan bağlantısını devam ettirsin. “Akrabalık, Allah’ın rahmetinin eserlerindendir. Kim bu bağı korursa, Allah ona merhamet eder. Kim onu koparırsa, Allah da ondan ihsan ve rahmetini keser.”
İslamda “sıla-i rahim” kavramı mevcuttur. Akraba ziyareti anlamını karşılar ve mutlaka başvurulması gereken bir kurumdur. Hadis ve ayetlerle bolca tavsiye edilmiştir. Bu prensip sayesinde Müslüman topluluklarda sevgi ve saygıya dayalı ilişkiler ağı diğer gayrı İslamî topluluklara göre daha güçlü bir şekilde gelişmiştir. Özellikle de Batılı toplumlarda insanlar belli bir yaştan sonra bağımsızlık fikrine kapılmakta ve başta kendisini büyüten, besleyen anne babası olmak üzere yakın ve uzak akrabalarına karşı ilgisiz kalmaktadırlar. Bu durum, aile bağlarını önemli oranda zayıflatmakta ve bireyleri arasındaki dayanışmayı yok etmektedir. Gevşeyen aile bağları topluma da olumsuz yansımakta ve bunun toplumsal barışa olan katkısı giderek azalmaktadır.
Özellikle burada vurgulanması gereken bir husus Avrupa kültüründen toplumumuza sızan huzurevi adetidir. Avrupada toplumlar artık aile veya akraba farketmeksizin yaşça büyüklerini artık onlar ile ilgilenecek zamanları ve enerjileri(!) olmaması sebebiyle huzurevlerine terk etmekte. Bu davranış biçimi artık Avrupa toplumları için normal karşılansa da sonuçları covid-19 salgınıyla birlikte gün yüzüne çıkmıştır. Sonuçlar avrupanın güvenilir gazetelerinden “The Guardian” dan naklen şöyledir2:
_____________________________________________
1. Nisa 34. Ayet.
At one of the worst affected care homes in Mougins, nIn Spain, the army has reported finding dead and abandoned people in their beds after it was drafted in to help disinfect care centres. Care homes in the Madrid region alone have reported the deaths of 4,260 residents who were diagnosed with coronavirus or had associated symptoms since 8 March, the regional government said on Wednesday.ear Cannes in the Alpes-Martimes, 31 people – one third of its total number of residents – have died since 20 March. A spokesperson for the home also revealed that 14 of the 50 staff had tested positive for Covid-19. The family of one resident who died is taking legal action against persons unknown for “endangering a person’s life”.
-İspanya'da ordu Mougins'deki en kötü etkilenen bakım evlerinden birinde, bakım merkezlerinin dezenfekte edilmesine yardımcı olmak için harekete başiladıktan sonra yataklarında ölü ve terk edilmiş insanlar bulduğunu bildirdi. Bölgesel hükümet Çarşamba günü yaptığı açıklamada, sadece Madrid bölgesindeki bakım evlerinin 8 Mart'tan bu yana koronavirüs teşhisi konan veya semptomları olan 4.260 kişinin ölümünü bildirdiğini bildirdi.. Evin bir sözcüsü de 50 personelden 14'ünün Covid-19 için pozitif test ettiğini ortaya koydu. Ölen bir mukimin ailesi, “kişinin hayatını tehlikeye attığı” bilinmeyen kişilere karşı yasal işlem yapıyor.-
In France almost a third of all coronavirus deaths have been of residents in care homes. According to the latest figures released on Tuesday a total of 3,237 people have died in care homes. In Paris alone there were 172 deaths and over 2,300 homes have reported at least one case of Covid-19.
-Fransa'da tüm koronavirüs ölümlerinin üçte biri bakım evlerinde yaşamaktaydı. Salı günü yayınlanan son rakamlara göre bakım evlerinde toplam 3.237 kişi öldü. Sadece Paris'te 172 ölüm meydana geldi ve 2.300'den fazla ev en az bir Covid-19 vakası bildirdi.- .In the United States, a home in Kings County in Washington State has become a focus of concern, after 40 people died and staff transmitted the virus to other care homes in the area. In Texas, where there have been serious outbreaks, authorities have refused to release any statistics on infections or deaths in care homes. Authorities in California have urged people to remove their relatives from care homes wherever possible.
-Amerika Birleşik Devletleri'nde, Washington Eyaleti, Kings County'deki bir evde, 40 kişi öldükten ve personel virüsü bölgedeki diğer bakım evlerine ilettikten sonra endişe odağı haline geldi. Ciddi salgınların olduğu Teksas'ta, yetkililer bakım evlerindeki enfeksiyonlar veya ölümlerle ilgili herhangi bir istatistik yayınlamayı reddetti. California'daki yetkililer insanları mümkün olan her yerde akrabalarını bakım evlerinden çıkarmaya çağırdı-
Bir huzurevinde ölüme terkedilmek…
İncelememizde hayatına etkisini esas aldığımız sosyal ve siyasal hayvan –beşer-, biyolojik faaliyetlerinin dışında bir takım siyasal ve toplumsal faaliyetlere muhtaçtır. Aristoteles’in de dediği gibi insan sadece beslenme, barınma ve üreme faaliyetleriyle yaşayamaz, insanı hayvandan ayıran en temel özellik siyasal yapısıdır. Topluluk halinde ve ilişki içinde yaşamaya ihtiyacımız vardır. Fakat insan toplumsal ilişkilerinde serbest ve otoritesiz bırakıldığında Platonun devlet kitabında ve Thomas Hobbes’un leviathanında belirtildiği gibi kargaşa çıkacaktır. Çıkarları çatışan insan kendi dilediği payı almak için savaşın en büyük erdemi olan cebir ve hileyi meşru olarak kullanacaktır. Hobbes yasanın olmadığı yerde adaletsizlik yoktur der. Toplumsal yararımız adına bazı haklarımızı devretmeye ve düzen yasalarına muhtaçtır insan ilişkileri. Şimdi ise İslamın toplumsal ilişkiler üzerine buyruklarını inceleyelim.
İlk olarak insan haklarının temel ilkelerinin İslam öğretisinde toplumsal ilişkiler içerisinde güvence altına alınmasından başlayalım. Eşitler arasında birinci kabul edilebilecek öneme sahip olan yaşam hakkı çoğu kez vurgulanmış ve güvence altına alınmıştır. Ayet-i kerime şöyle buyurmuştur: İşte bundan dolayı İsrâiloğulları’na şöyle yazmıştık: "Bir cana kıymaya veya yeryüzünde fesat çıkarmaya karşılık olması dışında, kim bir kimseyi öldürürse bütün insanları öldürmüş gibi olur. Kim de bir can kurtarırsa bütün insanların hayatını kurtarmış gibi olur." Şüphesiz peygamberlerimiz onlara apaçık deliller getirdiler. Ama bundan sonra da onların çoğu yeryüzünde taşkınlık göstermektedirler1.”.
Bir hadis-i şerifte durum şöyle anlatılmıştır: “Ey İnsanlar! Şüphesiz, sizin canlarınız ve mallarınız; bu gününüzün, bu ayınızın ve bu beldenizin haram olduğu gibi birbirinize haram kılınmıştır2.”
_______________________________________
1. Maide 32. ayet.
2. Buhâri, ilim 37, Hacc 132, Hudûd 9; Müslim, Hacc 147; Tirmîzî, Fiten 6.
İkinci husus toplumda kimsenin İslam dinine girmeye zorlanamayacağı üzerine. Bu husus üzerine ayet-i kerimelerde şöyle buyrulur: “De ki: Hak, Rabbinizdendir. Öyleyse dileyen iman etsin, dileyen inkar etsin…1 “Dinde zorlama yoktur. Artık doğrulukla eğrilik birbirinden ayrılmıştır2.”
Bireyciliğin ön plana çıkarılması ile tartışmasız olarak kabul edilen bilimsel düşünlerin vardığı sonuç insanların doğuştan gelen eşitliğidir. Bu eşitlikte İslam öğretisinde insan hakları manifestosu mukabilinde sayılan veda hutbesinde vurgulanmıştır: “Ey insanlar! Biliniz ki rabbiniz birdir, atanız da birdir. Bütün insanlar Âdem’den gelmiş, Âdem ise topraktan yaratılmıştır. Arab’ın Arap olmayana, Arap olmayanın Arab’a, beyazın siyaha, siyahın da beyaza hiçbir üstünlüğü yoktur. Allah katında üstünlük ancak takvâ iledir.”
Eşit haklara sahip bu insanlar topluluğu ilişkiye ilk olarak bahsettiğimiz aileden dahas sonra akrabalardan başlar. Sonrasında ise ilişkiye içerisinde olacağı bir diğer taraf barınaklarının çevresidir. Komşularımız ile olan ilişkilerimizde dikkat etmemiz gereken hususlar ise şöyledir: “Ey iman edenler! Kendi evinizden başka evlere, geldiğinizi farkettirip (izin alıp) ev halkına selâm vermedikçe girmeyin. Bu sizin için daha iyidir; herhalde (bunu) düşünüp anlarsınız. Orada hiçbir kimse bulamadınızsa, size izin verilinceye kadar oraya girmeyin. Eğer size, «Geri dönün!» denilirse, hemen dönün. Çünkü bu, sizin için daha nezih bir davranıştır. Allah, yaptığınızı bilir3.”
Hz. Peygamberin hadisi şeriflerinde ise durum böyle anlatmıştır:: “Üç defa kapıyı çalınız. İzin verilirse girin, aksi halde dönün4.” “Komşusu açlıktan kıvranırken, tok yatan kimse iman etmiş olamaz.” “Şerrinden komşusunun emin olmadığı kimse cennete giremez5.’ “Allah katında arkadaşlarının en hayırlısı arkadaşına karşı en iyi olandır; komşuların en hayırlısı ise, komşusuna karşı en güzel davranandır6.”
Bu ve bunun gibi birçok hadiste komşuya karşı sevgi saygı esas kılınmış ve mümin kimseye komşuyu koruma kollama yükümlülüğü getirilmiştir. Bu ilkelere önem öyleki bir hadiste şöyle vurgulanmıştır: “Cebrail bana komşu hakkında o kadar tavsiyede bulundu ki ben Allah komşuyu komşuya mirasçı kılacak zannettim.” Toplumda komşuluk ilişkileri düzen adına yadsınamaz büyüklükte öneme sahip bir kurumdur. Bir toplumda şiddetin önlenmesi adına düzenlenecek en temel ilişkilerden biridir ve İslamda bu konuda şuan kabul ettiğimiz evrensel değerler ile uyum içerisinde bir komşuluk öngörmüştür.
Yine toplumsal yaşamda en çok ayrılığa ve dargınlığa sebep olan ve toplumsal şiddetin ana unsurlarından biri olan dedikodu yasaklanmıştır: “Ey iman edenler! Zannın çoğundan kaçının. Çünkü zannın bir kısmı günahtır. Birbirinizin kusurunu araştırmayın. Biriniz diğerinizi arkasından çekiştirmesin. Biriniz, ölmüş kardeşinin etini yemekten hoşlanır mı? İşte bundan tiksindiniz7.”
_____________________________________________________
1. Kehf 29. Ayet.
2. Bakara 256. Ayet.
3. Nur 27,28. Ayetler.
4. Müslim, Edeb, 33.
5. Müslim, îmân, 73
6. Dârimî, Siyer, 3
7. Hucurat 12. Ayet.
6.) Sonuç
Şiddetin sebebi olabilecek insan doğasından ve davranışlarından söz ettikten sonra ırksal şiddet yakıştırmalarının yersiz ve temelsiz olduğundan dem vurduk. Şiddetin en temel sebebi takdir edileceği üzere eğitimsizliktir. Burada eğitim için tedavi edici yönünüde göz önüne alarak bir yol çiziyoruz. Eğitime başlamış birey, geçmişinde çok kötü şeyler yaşamış olabilir bu ruh sağlığındaki bozuklukları gidermenin yolunun bir eğitim yuvasından geçtiğini düşünüyoruz. Kişi adeta kendini tedavi etmeyi dahi bu eğitim ile öğrenebilmeli, aldığı eğitim ona bu yetiyi vermeli. Çünkü biliyoruz ki ruh sağlığında bozukluk yaşayan kişiler genel olarak bunun farkına varamıyor ve bu böyle sürüp gidiyor. Eğitime çocuklukta başlanmadı çok önemli. Bilinç yüklenmemiş bir çocuk platonun deyimiyle vahşi hayvanlar içerisinde en azgınıdır, bu çocuğun herhangi bir inanışın veya evrensel kabul edilen toplumsal ahlak yasalarından uzak yetişmesi hayatında şiddeti engelleyecek hiçbir fren mekanizmasının olmayışına yol açacaktır. Bilinçsiz birey erdemden uzak oldukça şiddet bütün ilişkileri içerisinde adeta bir virüs gibi var olacaktır. Şiddet şiddeti doğuracak ve toplum düzeninde bozulmaya yol açacaktır. Bunu engellemek istiyorsak toplumda en küçük birimden başlamamız gerekiyor, düzen sağlayacak ahlaki ve hukuki normları egemen kılmaktan. Arkadaş veya iş içerisinde olsa dahi en küçük olumsuzluk bireyin çevresine yayılacak ve toplumu huzursuz edecektir.
Bu çeşitli ilişkiler ağını inceledik ve bu ağlara İslamın vaaz ettiği ahlak felsefesinin temel ilkelerini paylaştık. Bu ilkeler ve prensipler çıkış noktaları itibari ile toplumları değil şiddete sürüklemek var olan olumsuz söz ve tavırları hakir gören bir noktaya götürecektir bizleri. Bir inceleme esnasında şiddetin varlığı tartışılırken sebepler toplumun küçük biriminden başlayıp en tepeye kadar incelenmeli ve hazır yargılarla şiddetin gerekçeleri bir inanca dayandırılmaya çalışılmamalıdır. Şiddet toplumun başına gelebilecek en kötü felaketlerin başında gelir, huzuru olmayan toplumda mutluluk ve hazzın bulunamayacağı gibi insan onuruna yakışan değer ve gerekli alt yapı hazırlanamaz. Çözüm adına olgulara bilimsel yaklaşılmalı ve tespitler tarafsız yapılmalı.
Peygamber efendimizin “Tebessüm etmek sadakadır” sözünü hatırlatır, bütün bireyleri güçlü ve huzurlu toplumlar adına tebessüme davet ederiz.



Yorumlar